YazarGezer.com

[Anasayfa] [Türkiye] [Ankara]
  • Ankara Kalesi

    Ankara Kalesi

    Onur Ataoğlu           (yazarımızı tanıyalım)

    BU GALA DAŞLI GALA

    Biz Ankaralılar için Ankara Kalesi'nin anlamı, ara sıra vur patlasın çal oynasın restoranlarına gidilip kafa dağıtılacak bir yerden ibaret gibi... Birçok tanıdığım arkadaşın kale ile ilgili en güncel anıları, gittikleri akşam yemekleri. Kaleyi gündüz gözüyle gören Ankaralı sayısı şaşılacak derecede az diyebilirim.

    Kaleyi gündüz görenler, Hillary Clinton benzeri meraklı gavurlar ve yine az miktardaki meraklı Türkler. Kalede merak edilecek bir şey var mı dediniz? Merakınıza bağlı... Örneğin, Ankara'nın bir saat kulesi olduğunu, ve kalenin girişinde bulunduğunu kaç kişi biliyor ki? Sadece akşam yemeği için gidip, kale surları ile tek ilişkisi, dibinde oturan otoparkçıya bozuk para verenlerin görüş açısı dışında kalıyor saat kulesi...

    Ankara Kalesinin tarihine hiç girmeyelim... Klasik hikaye, önce Hititler, sonra Frigler, Bizanslar, Selçuklular, Osmanlılar diye gidiyor. Kale gerçekten de stratejik bir yerde, Bent Deresinin vadisinden bir kartal yuvası gibi yükseliyor. O zamanlar Bentderesi, şimdiki bildiğimiz Bentderesi değil, henüz mektepler cluster'i kurulmamış, aileye ve pikniğe uygun bir mekan. Ben eski halini görmedim, onun için sözü bir görene, Evliya Çelebiye bırakalım :

    "Ankara'nın yüksek bir dağın tepesine dört kat beyaz taştan yapılmış sağlam bir kalesi vardır. Kale iç içe üç kat surlarla çevrilidir. İç kalenin çevresi kayalıktır. Bu yalçın kayalardan kaleye tırmanmak çok zordur. İç kalede topları çeşitli silahlar, cephane ve 600 ev bulunur. İç Kale aşağılarda ikinci sıra surlarla çevrilidir. Dağın eteklerinde ise üçüncü sıra dış surlar yer alır. Bu dış

    kale01

    surlarla tüm kent güvenlik altına alınmıştır."

    kale33

    Kalenin içinde halen 600 ev bulunuyor mu, sayamadım... Bir çoğu metruk halde, ama bir restorasyon çalışması var. Geceleri gidilen pahalı restoranlar dışında, gündüzleri gidilebilecek, gözleme-ayran yenebilecek cafe tarzı yerler de kale içinde açılmaya başlamış.

    Restorasyon beni hep korkutan bir kelime olmuştur. Kalede halen yaşayan halk, kale ile birlikte organik bir yapı oluşturmuş ve simbiyotik bir yaşam tarzı

    geliştirmiş. Evet, görüntü yeterince turistik ve hijyenik değil ama, bazen restorasyonların sonucunda ortaya gayet plastik bir atmosfer çıkıyor.

    Örneğin, şu an kalede bulunan evlerin kendilerine has muhteşem terasları var:

    Hatta, inanması zor ama, kapalı garajları bile mevcut :

    kale32
    kale37

    Kaleye gündüz gider de, surların tepesine çıkarsanız, şehrin organik dokusu ile onu adam etmeye çalışan "kentsel dönüşüm zihniyeti" arasındaki çatışmayı rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Örneğin, biz kaleye gittiğimiz ve "sana dün bir tepeden baktım aziz Ankara" şarkısını mırıldandığımız gün, yaşlı kalemiz, yıllardır korumaya çalıştığı şehrin ne menem bir dönüşümden geçtiğini bize anlattı. "Benim surlarıma tırmanıp da, aşağılara baktığınızda, plansız, doğaçlama gelişen bir şehrin kırmızı çatılarından oluşan denizi görürsünüz"

    kale34

    Kaleye hak verdim. "Ama Onur Bey" dedi kale, "bir de şu ileride 'planlı' gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projesine bakın... Çözüm bu mudur yani? Ankara, TOKİ'nin kararmış vicdanına terkedilmeyi hakediyor mu? Bakın, gökyüzü bile gidişattan o kadar şikayetçi ki, bulutlar aralanıp, güneş ışınlarının bir projektör gibi inşaatı aydınlatmasını sağlamış. Sanki size şikayet etmek ister gibi..."

    kale30

    Kaleye yine hak verdim. Şehir çarpık gelişmiş, doğru. Şehre bir el atmak gerek, doğru. Ama böyle mi el atmak gerek? Emin değilim... Nasrettin Hoca gibi herkese hak verdikten sonra, surların arasından Ankara'ya son bir bakış attım ve kaleden indim...

    kale36

    Kaleden indikten sonra, yüzlerce yıl önceden beri surların dibinde gelişmiş ticari hayatın içinde buluyorsunuz kendinizi... İnanması zor ama, shopping mall'lar inşa edilmeden önce de Ankara'da alışveriş yapılıyormuş! Ve yıllar önce, şehrin ticari kalbi kalenin yanıbaşında, çıkrıkçılar yokuşunda, bakırcılar sokağında atarmış. Armada ve Panora'nın yerine, Çengelhan'a, Taşhan'a, Pirinç Han'a, Sulu Han'a, Kurşunlu Han'a gidilirmiş.

    Avlusunda hırsızların ibret-i alem için çengellere asılmasından dolayı, ismi Çengel Han olarak kalan yapı, Ankara'lı Koç Ailesi tarafından restore edilmiş ve müzeye dönüştürülmüş. İstanbul'daki muhteşem Koç müzesini gezdiğim için, Ankara'dakine de girerek vakit kaybetmek istemedim. Zaten bir arkadaştan içeride yer alan restoranın gayet tuzlu olduğunu, hesabı ödeyemeyenlerin de eski günlerdeki gibi çengellere asıldığını duydum; ve sadece müzenin önündeki traktöre bakarak yolumuza devam ettik.

    kale03
    kale06
    kale10

    Çengel Han'a teğet geçerek Pirinç Han'a devam etmenizi tavsiye ederim. Ankara'daki antikacıların da önemli bir bölümü Pirinç Han ve civarında yer aldığından, nostalcik bir tad alabilirsiniz gezinizden. Nostalcik tad yerine ayran-gözleme tadı almak isterseniz, Pirinç Han'ın avlusunda oturmanızı, Faruk Nafiz'in "Han Duvarları" şiirini okuyarak gözlemenizi dişlemenizi tavsiye ederim.

    Karnınızı doyurduktan sonra antikacı dükkanlarını gezebilirsiniz. Bir şey almanız şart değil, mağaza sahipleri alışmış ortalığı kurcalayan meraklılara...

    Benim en çok ilgimi çeken, antika dükkanlarına damgasını vuran "gramofon"lardı. Gramofon'un bu kadar meraklısının, taliplisinin ve ikinci el pazarının olabileceğini tahmin edemezdim.

    kale16
    kale15

    Pirinç Han'dan çıktıktan sonra, Ulus yokuşlarında turlayın... Artık eskisi kadar gezilemez değil sokaklar, restorasyon devam ediyor, restore edilmiş eski Ankara evleri ve restore edilmemiş non-Ankara evleri her köşe başında karşınıza çıkıyor.

    kale07
    kale19

    Ankara, inanması zor ama, 17. yüzyıla kadar önemli bir tekstil ihracat merkezi imiş. Bana inanmazsanız, İlber Ortaylı Hocamıza inanın; dediğine göre, Ankara soflarından yapılan hükümdar kaftanlarını, piskopos ornatlarını bütün Avrupa merkezlerindeki müzelerde ve kilise müzelerinde görebilirsiniz.

    Artık kale civarlarında pek tekstil ürünlerine rastlanmıyor. Beyaz Türklere hitap eden bakırcılar ve antikacıları saymazsak, her türlü bakliyatçı, hırdavatçı ve bilimum zerzevatçı kale civarında kümelenmiş, yıkılmaya yüz tutmuş binaların girişinde ekmek parası kovalıyor. Bu sokaklarda kısa süre öncelerine kadar ahilik örgütlenmesinin, dürüstlüğün, yardımseverliğin kol gezdiğini bilmek insanın içini burkuyor.

    kale25

    İşte o ahiler tarafından yapılmış Ahi Şerafettin (Arslanhane) Camii, Ankara'nın ne kadar değişik uygarlıklara ev sahipliği yaptığına da tanıklık ediyor. Sadece bu caminin iki değişik kapısına bakarak değişik medeniyetlerin, yaşam biçimlerinin, mimari tarzların bu topraklarda harmanlandığını gözlemleyebilirsiniz..

    kale23 kale22

    Yeter bu kadar ulus muhabbeti, artık çağdaş uygarlığa (!) geri döneyim diyorsanız, Çıkrıkçılar yokuşu boyunca aşağıya inerek Ulus'un merkezine ulaşabilirsiniz. Yokuştan inerken, sağlı sollu dükkan vitrinlerine bakarak iç çamaşırdan gelinliğe, terlikten seccadeye, tencere tavadan oyuncağa, aklınıza gelebilecek ve hatta gelemeyecek neler neleri görerek şaşıracaksınız. Halen çıkrıkçılardan alışveriş eden insanların varlığı, Ankara'nın toplumsal çeşitliliğini bir kez daha size hatırlatacak.

    kale38 kale24

    ve yüzünü alıp çıktım öğleye doğruydu
    çıkrıkçılar yokuşuna yağmur yağıyordu
    ellerin ellerimde sessiz yürüyorduk ve
    kapkara bir oğlan durma bize bakıyordu
    tuhaf uzun bir sokaktı ve ben susuyordum
    bir kız memelerini bırakıp gidiyordu
    âşıktım ve hep seni soyuyordum aklımda
    bir adam çarşıyı üstümüze kapıyordu
    kadınların kızların ardından gittim durdum
    öptüğüm yerlerin içimde durulmuyordu
    üç kez yokuşu indim çıktım boncuklar aldım
    kocaman kırmızı ağzın ki hiç bitmiyordu
    akşama doğru bir aşçı dükkânına girdim
    sana benzeyen incecik atlar geçiyordu
    sonra birdenbire büyük bir sessizlik oldu
    bu dünyadan İlhan Berk geçti dedim yürüdüm...

    Şair, tahmin edebileceğiniz üzere, İlhan Berk.

  • ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi