YazarGezer.com

[Anasayfa] [Avrupa] [Belçika] [Brüksel]
  • Brüksel

    Bürkcell’in Çekim Gücü, Brüksellinin Gücü

    Onur Ataoğlu          (yazarımızı tanıyalım)

    Bürkcell’in veya Brüksel’in çekim gücünün ne olduğu konusu yıllardır tartışılmaktadır. Bira? Çikolata? Midye? Kızarmış patates? Waffle? Lahana? Hepsi? Sonuçta, damak tadınıza uyacak bir çekim gücü illa ki bulunur. Buna rağmen, Brüksel hakkında yapılan yorumlar aynı noktaya odaklanır: “Ayyy, çok sıkıcı bir şehir”

    Sen de sıkılma be kardeşim! O kadar çikolatanın, biranın, midyenin arasında niye sıkılıyorsun? Allah gözünü doyursun! Genelde kentlerin üzerine yapışmış bazı önyargılar vardır ve ne yapsalar kurtulamazlar; Brüksel sıkıcı şehir, Paris aşk şehri! Sanki Brüksel’e gelen her çift otel odasında öfleyip püflerken, Paristekiler... tövbe tövbe!

    Hem de Paris ve Brüksel ortak bir etimolojiye sahip olduğu halde böyle diyorlar. Brüksel, “bataklıktaki yuvamız” gibi bir anlama gelirken, Paris’in eski ismi olan “Lutece” de çamur anlamına gelen “Lutum”dan türemiş.

    Bruksel_1

    Hollanda, Belçika ve Lüxemburg’u kapsayan bölgenin “Low Countries” (aşşağı diyarlar) adıyla anılıyor olması, Brüksel’in çamura kurulmasını açıklıyor bence. Avrupa’nın önemli nehirlerinin deltasında yer alan bu bölge, Bangladeş ile birlikte “küresel ısınmada ilk kurtarılacak” etiketini yıllardır taşıyor.

    Aşşağı diyarlar, geçen milenyum boyunca Avrupa’nın büyük güçlerinden Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya ve Hollanda’nın tepişme bölgesi olmuş. Bölgede prenslikler, derebeylikler kurulmuş; halkların kaderi etraflarındaki büyük krallıkların keyfine göre şekillenmiş. Örneğin, 1695 yılında canı sıkılan Fransa Kralı 14. Lui (72 yıl tahtta kalan Güneş Kralı), Brüksel’i dümdüz edene kadar bombalamış.

    İngiltere ve Hollanda’nın, Napolyon’un gazını aldığı Waterloo savaşı da Brüksel’in az güneyinde gerçekleşmiş. Tabiri caizse, Belçika tarih boyunca Avrupa İmparatorlukları’nın savaş alanı vazifesini görmüş. Bu görev, birinci ve ikinci dünya savaşlarında da devam etmiş. Ne de olsa düz ve yeşillik bir alan, saha ve zemin futbola (pardon, meydan savaşına) müsait.

    Bruksel_2

    Belçikalılar bu hırgür içinde yaşarken, 1830 yılında bir devrim yaparak krallıklarını kurmuşlar. Avrupalılar bakmış ki büyük güçler arasında böyle bir tampon ülkenin varlığı herkesin yararına, yeni krallığı tanımışlar. Zamanla Belçika Krallığı üç parçalı bir federal yapıya kavuşmuş. Güneyde frankofon valonlar, kuzeyde Hollandaca gibi bir şey konuşan flamanlar, ortada da iki resmi dili (Fransızca-felemenkçe) olan Brüksel şehri.

    Brüksel, tam anlamıyla iki arada bir derede kalmış. Aşağı tükürse valon, yukarı tükürse flaman. Zoraki bir araya getirilmiş bu iki kültür hoşgörü yüzyılında bir türlü anlaşamamış. Halbuki iki kültürün olumlu özelliklerini harmanlayarak az çok bir sentez yaratmışlar. Örneğin, Balçikalı flamanlar için “yemek pişirmesini becerebilen Hollandalı” gibi bir tanım yapılıyor; demek ki iki tarafın da birbirinden öğreneceği şeyler var.

    Bruksel_3

    Felemenkler Valonlardan yemek yapmayı öğrenirken, Valonlar da ticaret ve zanaatı öğrenebilirmiş kuzeylilerden. Zaten bugün en büyük çekişme konusu ekonomi. Ticaretin ve sanayinin güçlü olduğu, nispeten zengin Flaman bölgesi, devlet sübvansiyonlarından yararlanan köylü ve çiftçi Valonlardan kurtulmak istiyor. Ekonomik gücü daha zayıf olan Valonlar da birlik ve beraberlikten yana.

    Bu anlaşmazlık öyle güçlü boyutlara ulaşmış ki, seçimlerde taraflar tamamen kamplaşmış durumda. İki taraf da kendi partilerine oy veriyor ve iki taraf da çoğunluğu sağlayamıyor. Bu yüzden, 2010 Haziran’ında yapılan seçimlerden bu yana (yazının yazıldığı 2011 Nisanında) halen hükümet kurulamadı. 18 Şubat 2011 itibariyle, “en uzun süreli hükümet kuramama rekoru” Irak’tan Belçika’ya geçti. Daha önce Irak’a ait olan bir rekoru eline geçirmek Belçikalıları ne kadar sevindirmiştir bilemem...

    Diyeceğim o ki, son yüz yıl içinde büyük imparatorlukların tepişmesi altında ezilen Belçika modelinden, iki farklı milletin itişmesi altında yıpranan Brüksel modeline gelinebildi ancak. Flaman ve Valon bölgesinden ayrı bir federasyon olan Brüksel’in çok da umrunda değil aslında; önce NATO’nun, sonra da AB’nin merkezi olma ayrıcalığını kazanan Brüksel, Avrupa’nı de facto başkenti gibi bir statüde. Hatta, konuşulan senaryolardan birisi, Valonların Fransa’yla, Flamanların Hollanda’yla birleşmesinin ardından, Brüksel’in de özel bir şehir devlet statüsünde Avrupa’nın resmi başkenti olması.

    Tabii bu durum bence gayet traji komik; 72 milleti ortak bir kültür çatısında bir araya getirmeye çalışan Avrupa Birliği projesi, tam kalbinde yer alan ufacık bir Belçika’yı bile dağılmadan tutamıyorsa, kim inanır bu birlik projesine? Buyrun bakalım, bir yıldır konsensüs sağlayıp bir hükümet kuramayan Belçika, Avrupa kültürünün kaynaşma potası olacak demek ki?

    Bruksel_4

    Bana kalırsa, Belçika hoşgörü ve konsensüs konusunda bir arpa boyu yol gidemeyecek. Ama, bir “arpa” boyu konusundaki üstünlüğünü de kimseye kaptırmayacak. Arpa denilince aklıma hemen o muhteşem Belçika biraları geliyor doğrusu.

    Belçika’da bira içtikten sonra, bunca yıldır tadına vararak bira içmek yerine, bira hamallığı yaptığımızı farkettim. Bizim bira kültüründe, yarım litre bira sipariş edersin, içtikten sonra boşaltmaya gider, bir yarım litre daha içersin...  Böbrek çalıştırmaktan öte gitmeyen

     bu döngü yerine, lezzetine vararak bira içmenin keyfini Brüksel’de tattım.

    Belçikalılar birayı 25 cc’lik şişelerde, ve her birayı kendi özgü kadehinde içmeyi tercih ediyorlar. Yüzlerce çeşit bira birbirlerinden çok farklı lezzetlere sahip, ve şarap degüstasyonu yapar gibi farklı biraların nüanslarının tadına varıyorsunuz. Ben de iki günlük kısa Brüksel ziyaretimde olabildiğince deneyim kazanmak için gayret gösterdim. Lager’den ale’ye, pilsener’den meyvelilere çok geniş bir yelpazede tur attım.

    Belçika’nın bira tarihinde, manastırlarda kendi biralarını üreten keşişlerin büyük bir yeri var. Özellikle Trappist manastırlarının eli öpülesi keşişleri, “ale” bira konusunda dünyanın kalanına tur bindirmişler. Din işleri ile içki işlerini birbirinden ayırmayan non-seküler manastırların çalışmaları arasından “Chimay” marka birayı denedim. Bizim biralardan daha yüksek alkollü ve aromalı olan birayı yudumlarken mest oldum. Trappist biraları, kar amaçlı üretilmiyor ve biradan elde dilen gelir sadece manastırların finansmanı ve hayır işleri için kullanılıyormuş. Hayırlı olsun!

    Bruksel_5

    “Ale” yerine sarışın biraları denemek isteseniz, Duvel ile konuya giriş yapabilirsiniz. Olağanüstü bir aromaya sahip duvel, yedi düvele meydan okuyacak kudrette. Biranın “tadını” aldığınızı hissettirecek bu tecrübeden sonra, blonde biraların bir diğer göz nurunu deneyin: Leffe Blonde! Marketlerde çok daha yaygın bulunabilecek bu mütevazi bira bile lezzetiyle damağınızı fethedecektir. Konvansiyonel biralardan sıkılıp meyveli lezzetleri denemek isterseniz, “vişne” anlamına gelen Kriek birasına yönelin.

    Bu kadar çok çeşit birayı nereden bulabilirim diye merak ediyorsanız, şehir merkezinde yer alan “Delirium Cafe”ye yollanın. İçeride 60 küsür ülkeden 2011 çeşit birayı bulabilirsiniz. Seneye giderseniz de, 2012 çeşit bira sizi bekliyor olacak. Gecede dört şişe bira içseniz, bu cafe bir buçuk yıl oyalar sizi! Guiness Rekorlar kitabına giren bu mekan, Jeanneke Pis (işeyen kız) heykelinin hemen çaprazında.

    Bruksel_6

    Delirium Cafe'deki bira çeşitleriyle deliren Brükselliler

    Brüksel hakkında az biraz fikri olanlar, “yahu, o işeyen oğlan değil miydi?” diye soracaktır. Evet, şehrin asıl sembolü (her nedense) “Manneken Pis”, yani işeyen oğlan heykeli. Ama muzır Brükselliler, cinsiyet eşitliliğini de düşünerek Manneken Pis’in kızkardeşinin heykelini de dikivermişler; ama abisi kadar meşhur olamamış ne yazık ki.

    Brüksel’e her yolu düşenin ziyaret edip saygılarını sunduğu işeyen oğlanın yerini şakacı Brükselliler şöyle tarif ediyor: “Şehrin merkezindeki ana meydan (Grand Palace)’dan az aşağı doğru yürüyün, bir köşebaşında toplanmış anlamsız bir kalabalık görünce baktıkları yere kafanızı çevirin”. Manneken Pis, ilk gördüğünüzde sizi hayalkırıklığına uğratacak güdük bir heykeldir. Heykeli dikilecek ne yapmış diye soracak olursanız, fi tarihindeki bir savaşta Brüksel’i hayava uçuracak patlayıcıların yanan fitilini işeyerek söndürmüştür. O kadar bira içerse nice fitilleri söndürür tabii! 

    Bruksel_7

    Böylesi bir hikaye ancak çizgi filmlerde görülür demeyin; Brüksel çizgi roman ve filmler konusunda da önemli bir merkez. Belçikalı Hergé’nin meşhur kahramanı Tenten de Brüksel nüfusuna kayıtlı olup, her an karşınıza çıkabilir:

    Bruksel_8

    Civardaki çikolata ve waffle dükkanları, işeyen çocuk heykelin kendisinden büyük modellerini dükkanlarının girişine yerleştirmiştir. Ben çikolatadan yapılmış işeyen oğlanı orijinalinden daha çok sevdim:

    Bruksel_9

    Bir süre sonra civarda bulunan onlarca çikolata butiğinden yükselen kokular sizi cezbedecektir. Bazıları çikolata müzesi gibi hizmet veren dükkanlara dalıp çıkarak gözünüzü doyurun. Sırf seyretmek ve koklamak bile bir süre sonra nefsinizi köreltecektir. Birada olduğu gibi çikolatada da zirveye ulaşmış Belçikalıların eserlerinden tatmamazlık etmeyin.

    Çikolata mağazalarına gire çıka Grand Palace’a geri döndüğünüzde, bir Avrupa şehrinde bulabileceğiniz en güzel meydanlardan birisini göreceksiniz. 1695’teki Fransız bombardımanı sırasında büyük ölçüde harap olan meydanda büyük restorasyon çalışmaları ile yeni binalar inşa edilmiş. Görkemli Belediye binasını solunuza, gotik şehir müzesini sağınıza aldığınızda, meydanın bence en etkileyici mimarisi karşınızda kalır: Lonca binaları. Çeşitli meslek gruplarına ait loncalar tarafından yapılan ve UNESCO Kültür Mirası’na dahil edilen binalar, şehrin en kendine özgü mimari eserleridir.

    Bruksel_10
    Bruksel_11
    Bruksel_12

    Meydanın bir köşesindeki İsa heykeli ile, dileğinizle ilintili bir uzvuna dokunarak iletişime geçiyorsunuz. Çok dokunulan yerlerin renginin açılmasından, insanların dilekleri ile ilgili bir fikir edinebilirsiniz.

    Grand Palace'ın havasını iyice teneffüs ettikten sonra kuzeydoğu köşesinden meydanı terk edin ve karşınıza çıkan Galeries Saint Hubert pasajına girin. Bu sevimli pasaja girdiğinizde hemen sağınızda yer alan çikolatacının vitrinini, ve hatta dükkana girip raflarını mutlaka görün. Manzara mutlaka ağzınızı sulandıracaktır, ancak çikolatadan önce karnınızı doyurmaya ne dersiniz?

    Bruksel_13
    Bruksel_14

    Pasajın çıkışından sola dönerseniz kendinizi Bouchers caddesinde bulacaksınız. İstanbul'daki Nevizade/Asmalımescit benzeri bu caddedeki sağlı sollu restoranlar karnınızı doyurmak için elinden geleni yapacaktır. İlk izlenim, caddenin biraz fazla turistik olduğu, ve 10-12-15-20 avroluk fix menülerle ürkek turistleri cezbetmeye çalıştıkları şeklindedir. Yine de gözünüze kesen restorana girin ve deniz ürünleri ağırlıklı menüden istediğinizi seçin. Lezzettten ve fiyat/kalite oranından memnun kalacaksınız.

    Bruksel_15
    Bruksel_16

    Benim tavsiyem, Leon de Bruxelles veya Vincents'e dalarak midye yemeniz. Çiçek pasajındaki midye tava benzeri bir servis beklemeyin; önünüze bir tencere dolusu midye, seçmiş olduğunuz bir sosta (şaraplı, domatesli, sebzeli, kremalı...) pişerek, yanında kızarmış Belçika patatesi ve birası ile gelecektir. Midyeleri lüpletin, suyunu ister kaşıklayın, ister ekmek banın, ama bir damlasını bile ziyan etmeyin.

    Midye dolu midenizi eritmek için biraz yürüyüş iyi gelecektir. Unutmayın, bir Krallığın başkentindesiniz, demek ki etraflarda bir saray ve bol bol park olmalıdır. Merkez istasyona doğru yürüyün, katedrale şööyle bir uzaktan bakıp sağa kıvrılın, Albertina meydanına ulaşın. Mont des Art'ın devasa duvar saatini (!) ve güzel bahçe düzenlemesini görmemezlikten gelmeyin.

    Bruksel_18
    Bruksel_17
    Bruksel_19

    "Old England" müzik müzesi

    Midyeleri eritmek için yukarı doğru yürümeye devam edin, solunuzdaki "Old England" yazan ilginç binayı kaçırmayın. Bu bina günümüzde müzik enstrümanları müzesi olarak hizmet veriyormuş ve gezmeye değer olduğunu çeşitli kaynaklardan teyid ettim. Benim vaktim yoktu, yoluma devam ettim, ve sonunda Kraliyet Sarayı...

    Bruksel_20

    Kraliyet Sarayı

    Bruksel_21

    Sarayı görünce, "Eeee, bu muymuş" diyeceksiniz. Bildiğiniz saray işte, nasılsa içine giremeyeceksiniz, hemen direksiyonu sağa kırın ve Rejans caddesi boyunca yürüyün. Mesafeler çok kısa, iki üç dakika içinde Notre Dame kilisesine ve karşısındaki Petit Sablon parkına ulaşacaksınız.

    Bruksel_22

    Bu minik park, cüssesinden beklenmeyecek kadar huzurlu ve dinlendirici. Ya da bana öyle geldi. Parkın ortasındaki havuzdan yükselen Kont Egmont ile Kont Hoorn'un etkileyici heykelleri, Hollanda milli takımının forma renginin turuncu olmasıyla bile ilişkilidir.

    1500'lerin ortalarında, Aşşağı diyarlar İspanyolların baskısı altında inlerken bu iki kont kahramanca İspanyollara baş kaldırmış! 1568 yılında, kaldırdıkları başları kesilerek idam edilmişler; ama büyük bir ayaklanmanın da öncüsü olmuşlar. O yıl başlayan ve "Prince of Orange" (Turuncu Prens) tarafından komuta edilen seksen yıl savaşları sonucu, Hollandalılar İspanyol egemenliğinden kurtulmuşlar. İspanyollar ancak 2010 yılı Dünya Kupasında intikamını alabilmiş, ve "doksan dakika savaşları" sonucunda turuncu prensleri yenmişler.

    Bruksel_23

    Belçika tarihi için önemli şahsiyetlerin heykellerinin hilal şeklinde sıralandığı parkta tanıdık bir heykel de ünlü haritacı Mercator'a aitti. Dünyada ilk kez silindirik projeksiyonlu dünya haritasını çizen, ve Tanrılar tarafından gökyüzünü sırtında taşıma cezasına çarptırılan Atlas'ın ismini haritalara veren bu bilim adamını da saygıyla anıyoruz.

    Bu küçücük park sizi kesmediyse, şehrin daha doğusuna, Jübelpark'a gidebilirsiniz. Askeri müze ile otomobil müzesine de evsahipliği yapan bu parkın başrol oyuncusu, birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi, Zafer Tak'ı... Benim müzelere girecek vaktim olmadı, gezen varsa izlenimlerini anlatsın.

    Bruksel_24
    Bruksel_25

    Jübelpark ile şehir merkezi arasında ise, şehrin takım elbiseli ve kravatlı yüzünü görebilirsiniz. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu ve dahi girmeye çalıştığımız AB bişeyleri bu bölgede toplanmış. Majestik Berlaymont binasından Parlamento'ya kadar yapacağınız bürokratik yürüyüş, size Brüksel'in gri tonlarını gösterecektir.

    AB'nin çarkları Berlaymont binasında dönüyor

    Bruksel_26

    Ne oldu? Sıkıldınız mı? Demiştim size, Brüksel çok sıkıcı bir şehirdir diye... Şimdi şehir merkezine dönün, bira, çikolata, lahana, Allah ne verdiyse yumulun!

    Bir okurun notu:   Brüksel Avrupa'daki başkentlere göre, hatta kendi ülkesindeki birçok kente göre daha tutucu sanki...(sıkıcı dememek icin)....Fakat Grand Place'in arka sokağındaki şu yer (The Music Village) Brüksel'i kurtarıyor:
                    http://www.themusicvillage.com/page2en.html