YazarGezer.com

[Anasayfa] [Avrupa] [Avusturya] [Viyana]
  • Viyana

    Viyanalı Fethi

    Onur Ataoğlu           (yazarımızı tanıyalım)

    Schönbrunn Sarayında Klonların Saldırısı

    Viyana’ya ziyaret söz konusu olduğunda, arkadaşlar arasında bir klişe vardır; “Vayy, üçüncü Viyana Kuşatması ha? Viyana’yı fethetmeden dönmeyin” gibi... Bu klişeye bir son vermenin zamanı geldi! Çünkü artık Viyana’nın fethi söz konusu değil; olsa olsa Viyana’lı Fethi’den bahsedebiliriz.

    Demek istiyorum ki, Viyana çoktan fethedilmiş ve Fethi’ler Viyana’nın en kılcal damarlarına kadar nüfuz etmişler. Biliyorum, söylediğim yeni bir şey değil; Viyana’ya gidip de adım başı Türk’e rastlamayan Viyana’yı görmüş sayılmaz. Peki, bu günlere nasıl gelindi, Avusturyalılar nerede hata yaptı dersiniz?

    Şöyle özetleyeyim; Kanuni’nin Birinci Viyana Kuşatmasından oldukça tırsan Avusturyalılar, 1534 yılında şehrin merkezindeki Stefansdom katedraline Türk akıncılarını gözetleme görevini verir. Oldukça yüksek kuleleri olan bu katedral, akıncı gözetleme vazifesini hangi yıla kadar sürdürür dersiniz? 1756? 1856? Hayır, katedralin bu görevi resmen 1956 yılına kadar devam eder ve ancak 1956’da Viyana Belediye Meclisi “artık Türk kuşatması tehlikesi kalmadığından bu göreve gerek yoktur” kararı alarak 400 küsur yıllık bu görevi iptal eder.

    viyana_1

    Siz bu detaya gülüyor olabilirsiniz, “adamlara bak be, amma paranoyaklarmış, ortada Osmanlı kalmamışken bile katedralin akıncı gözetleme genelgesi iptal edilmemiş” diyebilirsiniz. Ama bence yanlış yapmışlar, gardlarını düşürmüşler; görevi hiç olmazsa Viyana havaalanının iniş kulesine devretselermiş; 1956 yılına kadar Türklere karşı başarıyla savunulan şehir şu anda içten fethedilmiş durumda.

    viyana_2

    Viyana’da kaldığımız süre içinde Türklerle çok ilginç karşılaşmalar yaşadık; “Vaayyy, hemşerim” ya da “siz de mi Türksünüz”den ziyade, sokakta, cafede, müzede zora düştüğümüzde, yol yordam ararken, veya bir Viyanalı ile germen dilinde anlaşamazken, yanımızda esrarengiz bir şekilde biten birisi, “şu yönden gideceksiniz”, “sırt çantanızı vestiyere bırakmanızı istiyor” gibi Türkçe cümleciklerle hayatımızı kolaylaştırdı, ve belirdiği gibi kayboldu. Yani hep birbirimize teğet geçerek anlık paylaşımlar yaşadık. Viyana’da hep böyle oluyor diye genelleyemem, ama bizim Türklerle karşılaşmamız gayet mistik, biraz da Kafkaesk bir atmosferde tezahür etti.

    Steven Spielberg’in oskarlı filmi “Close Encounters of the third kind”da dünyalılar ile uzaylıların absürd yakınlaşması konu ediliyordu ya; bizimki de “Close Encounters of the Türk Kind” : Türk türü ile yakınlaşmalar! Gerçekten esrarengizdi...

    viyana_3

    Oldukça tarihi, klasik, geleneksel bir şehir olan ve bu özelliğinden ekmek yiyen Viyana, Türk işgalinden daha tehlikeli bir saldırının tehdidinde : Klon Saldırısı! Şehir merkezinin az dışındaki yazlık saray Schönbrunn’un bahçesine vardığımızda, “Eyvah, klonlar saldırıyor” bağırışları ile dehşete düştük. Ben önce kolonlar saldırıyor diye anladım; çünkü aşağıdaki resimden de görebileceğiniz gibi, saray oldukça büyük, görkemli ve tahminen yüzlerce kolonun desteği ile ayakta duruyor.

    viyana_4

    Ama sonra anladık ki, Yıldız Savaşlarındaki klonlar saraya tatbikata gelmiş. Başlarında Darth Vader, yanlarında Obi Van Kenobi, barok tarzda yapılmış muhteşem sarayın bahçelerinde ışın kılıçlarını çarpıştırıyor. İşte Viyana’yı bekleyen asıl tehlike; kültürel erozyon ve tarihi mirasa saygısızlık! Bundan 100 sene önce bu kıyafetle saraya gelecektin de, İmparator Josef kelleni vurdurmayacaktı...

    Habsburg hanedanının resmi sarayı Hofburg şehir merkezinde yer alırken, yazlık saray Schönbrunn biraz daha dışarılara yapılmış (O yıllarda Bodrum'dan yazlık almak moda olmadığından, şehrin biraz dışı ile yetinilmiş). Yine de saray, muhteşem bahçeleri, abartılı dekorasyonu ile özellikle İmparator 1. Josef ve meşhur zevcesi İmparatoriçe Sisi’nin mekanı olmuş.

    viyana_5

    Hanedanın şaşaalı günlerinde Schönbrunn Sarayında yapılan balolarda çalınan vals müziğinin tınıları halen saray duvarlarını çınlatıyor. O yıllarda, devasa balo salonunda bulunan mumların sayısı, partinin süresinin, ve hatta davetlilerin ne kadar “sevildiğinin” bir göstergesi imiş; az mum, “bir an önce dansınızı edin de ikileyin” anlamına gelirmiş. Onun dışında saray, bildiğimiz saray işte, Versailles veya Dolmabahçe’yi gördüyseniz öyle bir şey...

    viyana_6

    Kışlık saray Hofburg

    Şimdi, sizin aklınız bir önceki paragraftaki İmparatoriçe Sisi’de kaldı. Sisi ismini bir yerden hatırlıyor ve koskoca haşmetmeab ile bağdaştıramıyorsunuz. Haklısınız aslında, bizim medyadan iyi tanıdığımız femme fatale Sisi’nin eski adının İlyas Tatar, yeni adının Seyhan Soylu olduğu düşünülürse, çıtıpıtı bir prenses için kafalarda yanlış bir imaj oluşturduğu iddia edilebilir.

    viyana_7

    Haftanın "şık"ı Sisi...

    Birbirinden oldukça farklı bu iki Sisi’nin tek ortak yanı, ikisinin de haylice medyatik ve magazin basının gözdelerinden olması. Doğuştan dişi olan Sisi (ki, gerçek adı Elizabeth) Bavyeralı soylu bir ailenin kızı, hem de bayağı güzel bir kızı. Aile, büyük kızları Helen’i imparator Josef’e beğendirmeye çalışırken, Josef Elisabeth’i görüyor ve “burada daha iyisi varmış” diyerek onunla evleniyor.

    Ama genç, güzel ve haylicene asi Sisi, Viyana’ya gelince saray hayatına, ağır adab-ı muaşeret kurallarına alışamıyor ve “özgür kız” modelini benimsiyor. Bol seyahat ve binicilik merakı, modaya, kıyafetlere düşkünlük, anoreksik bir diyet, yasak aşklar derken 19. yüzyıl Avrupa sosyetesinin ikoncanı olup çıkıyor. Tüm sosyete “Sisi dün ne giymiş, nasıl bir şapka takmış, ne yiyip ne içmiş” derdine düşüyor.

    Medyatizmin kitabını yazmış bu prenses, gayet trajik bir şekilde ölüyor. Cenevre’de dolaşır iken, Hanedan’dan birisini öldürmeyi kafasına koymuş İtalyan bir anarşist, Sisi’ye takıyor bıçağı. 1898’de meydana gelen bu suikast, bence bir dünya savaşının başlaması için yeterli sebep iken, bu şeref imparator Josef’in yeğenine kısmet oluyor, ve hepimize ezberletilen şekliyle Arşidük Franz Ferdinand Sarajevo’da turlarken bir Sırp tarafından öldürülüyor ve sonrasında seyreyleyin gümbürtüyü...

    (Bana kalırsa, dünya savaşını çıkaran, Avrupa’lı rock müzik tutkunları. Suikast haberini yanlış yorumluyorlar ve sevimli İskoç rock grubu Franz Ferdinand’ın Sarajevo konserinde suikasta uğradığını düşünerek dünya çapında yaygara koparıyorlar. Yoksa İmparator Josef’in yeğeni FF için değer miydi bu kadar tantanaya?)

    Baş ikoncan Sisi, ölümünün üzerinden 100 küsür yıl geçse de, halen Viyana için para basmaya devam ediyor. Turizm broşürlerine baktığınızda Sisi aşağı, Sisi yukarı gırla gidiyor. Sisi için kombine bilet alarak nefes aldığı her mekanı size gösteriyorlar ve iyi hasılat kaldırıyorlar.

    Viyana’nın ticarileşen tek tarihi şahsiyeti Sisi değil... Bence Viyana’da turistler arasında bir anket yapsanız ve “Mozart bir müzisyen mi, yoksa çikolata markası mı” diye sorsanız, hatırı sayılır bir çikolata cevabı alırsınız. Herhalde Viyanalılar şöyle düşündü; bu adamın müziğini satarak mı, çikolatasını yaparak mı daha iyi voli vururuz? Cevap, çikolata! Kim ne yapsın adamcağızın muhteşem bestelerini, zaten torrent’lerden indiriyorlardır bedavaya... Ama çikolata öyle mi, her turistin eve götürmek isteyebileceği bir hediye.

    Tabii bir de şehir merkezine konuşlanmış Mozart kılıklı ayakçılar var... Çikolata pazarını kaptıran bazı girişimciler, başlarına Mozart peruğu giydirdikleri delikanlılara çakma konser bileti sattırıyorlar. Çok da aşağılamış olmayayım, ama 40-50 Öğro’ya size Viyana ile özdeşleşmiş, klasik müzik/bale/vals vs. toparlama bir gösteri bileti satmaya çalışıyorlar. Ellerindeki bilet her zaman “en son kalan bilet” oluyor ve seyretmeye gittiğinizde Mozart’tan Strauss’a ortaya karışık bir potpuri sunuyorlar.

    viyana_8

    Hofburg sarayı önü turist avlayan quasi-Mozart'lar... Türk olma ihtimalleri de yüksek

    Ben size, Viyana’ya gideceğiniz önceden belli ise, internet sayfasına girerek 11 Öğro’dan başlayan fiyatlarla Viyana Devlet Operası’ndan bilet almanızı tavsiye ederim. Zaten opera binasının içini boş gezmek bile 6,5 Öğro, üste azucuk daha verip nefis bir opera izleyebilirsiniz.

    viyana_9

    Viyana Devlet Operası, fazla söze gerek yok, dünyanın en muhteşem iki-üç operasından birisi. Tabii hem bina olarak, hem de Mahler’den Von Karajan’a nice müzik dehasının direktörlüğünü yaptığı bir ekol olarak. Oyun gecesi opera binasına girdiğimizde gerçekten büyülendik ve klasik müziğin, operanın nasıl bir yaşam tarzı olabileceğini hissettik.

    Tarihi filmlerde görmeye alıştığımız 5 katlı localarda oturan, saraydan fırlamış gibi hazırlanıp gelmiş beyfendiler, hanfendiler, perde arasında upuzun bir salonda önceden rezerve edilmiş masalarına giderek yemeğini yiyen, şarabını içen zevat sizi klasik dönemin şaşaasına geri götürebiliyor.

    viyana_10
    viyana_11
    viyana_12

    Üçüncü katın küçük loca bölmelerinden birinde, orta sıradaki koltuğumuzda otururken sahnenin ancak dörtte birini görebilmemiz, bize bilet fiyatımızdaki büyük dampingi açıkladı. Ama böyle bir şeye hazırlıklıydık; müziği dinleyebilmek bile ruhumuzu arındırdı.

    Zaten salonda ön sıralarda oturanların bir bilet için 215 Öğro vermiş olmasının bir sebebi olmalıydı. Bu Viyanalıları anlayamıyorum; 215 Öğroya Türkiye’de bir haftalık alles inclusive bir tatil yapabilirler; hatta üstüne 7 Öğro daha verirlerse, Devlet Opera ve Balemizde en iyi koltuktan bir oyun seyredebilirler.

    Gittiğimde sahnede müthiş bir dekor görmeyi bekliyordum doğrusu... ama şansımıza bilet bulabildiğimiz oyun, çağdaş bir Avusturyalı besteci Reimann’ın Medea adlı oyunuydu. Dekor olarak, tabiri caizse bir taş ocağında geçiyordu ve sahneye yığdıkları kaya parçaları dışında bir dekor göremedik. Zaten sahneyi de pek göremiyorduk, fazla önemsemedik... Müzik güzeldi ama!

    Opera, Viyana’nın Ring Caddesi diye bilinen ve eski şehir merkezini çepeçevre dolaşan bir bulvar üzerinde. Ring Caddesinin olduğu yerde, eskiden şehri çevreleyen surlar bulunurmuş. Viyana’yı Türklerden koruyabilen, ama Napolyon’dan koruyamayan bu surların şehir savunmasındaki etkinliği zamanla azalmış. Güzel Sisi ile henüz evli, ayakları yerden kesik İmparator Josef 1857’de bir gün aşka gelerek “yıkın şu duvarları, şöyle geniş bir cadde açın, gözümüz gönlümüz açılsın” deyivermiş. Zaten Paris’te de test edildiği gibi, geniş caddeler ayaklanmaların bastırılmasında çok daha kolaylık sağlıyormuş.

    Freud’un her gün bir tur atmayı adet edindiği Ring Caddesinde yürürseniz, Viyana’nın hatırı sayılır binalarından çoğunu görebilirsiniz. Çok uzun bir rota değil ve yürümesi keyifli sayılır. Yürüyemezseniz, ring yapan tramvaylardan birisine atlayın ve bulvar boyunca sağınıza solunuza bakarak dolaşın...

    Tramvay demişken, Viyana’da toplu taşım hayli gelişmiş; metro, otobüs ve tramvaylar ile kaybolmadan, her istediğiniz yere kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Toplu taşım biraz pahalı; bunun sebebini ise kıt zekamla şöyle yorumladım : Viyana cesametindeki ve nüfusundaki (yani çok büyük değil) bir şehir için metrolar, tramvaylar gayet sık işliyor. Bence sefer sayıları optimumun biraz üzerinde; bu da bilet fiyatlarına yansıyor, ama anlaşılan halk böyle istiyor! Ne de olsa Sisi para basmaya devam ediyor... Bilet turnikesi olmaması ayrı bir detay, herhalde soylu ve dürüst imajlarına gölge düşürmek istemiyorlar.

    Ring caddesi aslında U şeklinde diyebiliriz; iki ucu, Tuna nehrine paralel bir kanal tarafından kesiliyor. Tuna demişken, bu nehir üzerinde konuşlanmış Budapeşte gibi meslektaşlarından farklı olarak, Viyana’nın nehirle sıcak bir ilişkisi yok. Şehir merkezini nehrin uzağına kurmuşlar

    viyana_13

    Vilayet binamsı yüce yapı Rathaus

    ve Tuna’nın Budapeşte’ye kattığı olağanüstü havayı Viyana’da bulamıyorsunuz. Tokyo ne kadar deniz kenarı ise, Viyana da o kadar nehir kenarı...

    viyana_14
    viyana_15

    Şehir havasının keyfine varmak için ring caddesinden içerilere doğru sortiler yapmanız gerek. Böylece UNESCO tarafından dünya kültür mirasına eklenen, çeşitli anketlerde dünyanın yaşam kalitesi en yüksek şehirlerinden seçilen, Birleşmiş Milletler ve (ne alaka ise?) OPEC’e ev sahipliği yapan Viyana’nın ruhunu okuyabilirsiniz.

    viyana_16

    Ring caddesi üzerinde Burgtheater ve eserleri sergilenen meşhurlardan Şekspir ve Moliyer

    Opera binasının yanında kalmıştık. O zaman, opera binasının sağından şehir merkezine inen Kartner strasse üzerinden yola koyulabilirsiniz. Trafiğe kapalı olan bu leziz alışveriş caddesi üzerinde envai çeşit Mozart çikolataları, Svarovski kristalleri ve şık butikler bulabilirsiniz. Kısa bir yürüyüşten sonra, (hani şu Türk akıncıları gözetleyen) St. Stefan Katedralinin olduğu meydana ulaşırsınız.

    viyana_17

    Meydanda çalan, söyleyen, dans eden, soytaran kitleyi biraz seyredip dinlendikten sonra, sola, Graben caddesine dönün. Cadde dediğim de, taş çatlasa 200 metre uzunluğunda bir meydan aslında. Yüzlerce yıl önce, demircilerin, nalbantların falan sıralandığı bu cadde, yıllar geçtikçe “in” olmuş ve şık binaların, lüks butiklerin merkezi haline gelmiş.

    viyana_18 viyana_19

    Graben caddesi; meydan desek daha doğru olur bence...

    Eskiden vitrinlere bakmanın bile cesaret istediği Graben’de bugün küreselleşmenin hazin çelişkilerini izleyebiliyorsunuz. Artık çok meşhur bir global hazır giyim zincirinin mağazası olmuş tarihi bir binada, Bangladeş’te üretilmiş kaliteli bir yün kazağı 5 Öğro’ya bulabiliyorsunuz. Belki yüz yıl önce böyle bir meblağı o binanın asansörcüsüne bile bahşiş niyetine veremezdiniz (ki, muhteşem bir antik asansörü vardı binanın).

    Graben’de asıl görülmesi gereken dükkan, yolun sonundaki Julius Meinl adıyla bilinen gurme butiği. Mağazada satılan dünyanın dört bir köşesinden gelmiş yiyecekleri, içecekleri görmek, koklamak için bile içeri girmeye değer. Yiyecekleri o kadar güzel sunuyorlar ki, Svarovski’nin vitrini halt etmiş yanında...

    Meinl, iş hayatına kahveci olarak başlamış. Tabii, şimdi Viyana’da kahve denilince ayrı bir paragraf açıp bilinen hikayeyi hatırlatmakta fayda var. Kahve, Avrupa’ya ilk kez Viyana kuşatmasının ardından, Osmanlıların geride bıraktığı erzaklar arasında bulunarak giriyor. Kahveyi ilk gördüklerinde “bu ne yahu, herhalde deve yemi” diye düşünüp

    viyana_20

    yakmaya kalkışan Viyanalıların aksine, Osmanlıyı arkadan kuşatan Polonya ordusundaki Kulczycki kahveyi biliyor. Osmanlı’da iki sene geçiren bu garip isimli şahıs, kahve torbalarını alarak şehir merkezinde bir kıraathane açıyor (tabiri caizse).

    İlk müşterilere şöyle acı bir sade kahveyi dayayan müteşebbis, “bu ne lan, zehir gibi” tepkileri sonucunda, yeni denemelere girişerek kahveye süt katıyor, oluyor sana cafe melanger! (İlerleyen yıllarda ve coğrafyalarda biraz daha varyasyon yapılınca, oluyor sana capuccino, cafe latte, vb.) Kahve olayı gayet iyi tutuyor, Viyana sosyetesi “ay şekerim, starbucks’u boşver, Polonyalının yeri daha lezzetli” diye ününü yaydıkça işler büyüyor.

    viyana_21

    Bir süre sonra İmparator, 4 kişiye daha kahve satma ruhsatı veriyor! O zamanlar içki satmak ruhsata tabi değil, kahve için belge lazım! Okul ve kiliselerin etrafında kahve açılamıyor (salladım biraz) Kahveler, giderek gazete, dergi okunan, bilardo oynanan, piyano çalınıp kitap okumaları yapılan sosyal mekanlara dönüşüyor. 1873 Viyana EXPO’sunda ise, Viyana kahve kültürü tüm dünyaya tanıtılıyor ve ihraç ediliyor! Artık tüm dünya bizim “deve yemi” kahvemizi Viyana lezzeti olarak biliyor.

    Hilal şeklindeki meşhur Frenk unlu mamülü croissant (kruasan)’ın da Viyana’yı kuşatan Osmanlı ordusundaki sıska ve çelimsiz yeniçeri Kuru Hasan’dan geldiği söylenir; o kadarına da inanmayın! Biz yine de bir Viyana kahvesi tecrübesi yaşamak için, eski ve meşhur cafelerden birisine dalmak istedik ama...

    Kapıyı açar açmaz, yüzümüze öyle bir duman saldırdı ki, geri çekilmek zorunda kaldık. Sanırsınız, biz Viyana surlarına tırmanan Osmanlı askerleri, onlar da içeriden bize kızgın yağ yerine duman boca ediyorlar! Görüş mesafesi bir metre, içeride nefes alınacak gibi değil, kuşatmayı kaldırıp başka bir cafe aradık. Hani AB kriterleri? Bize bir kokoreçi çok gören uygar Avrupalılar içerde fossur fossur tüttürüyorlar. İşte sana çifte standart.

    Birkaç meşhur cafede daha üç aşağı beş yukarı benzer manzaralarla karşılaştıktan sonra, isim yapmamış, daha mütevazi cafeler bularak amacımıza ulaştık. Kahvenin yanında ise, apfelstrüdel veya sachertorte. Ne demek olduklarını bilmiyorum, birisinde elma lafı geçiyor, diğerinin de turtayla bir ilgisi olmalı. Ama gayet lezizler, her yerde yiyebilirsiniz.

    viyana_22
    viyana_23

    Son yıllarda gezi kültüründe trend tersine döndü, insanlar “gezdiğini gördüğünü boşver, yiyip içtiğini anlat” diyorlar ama, ben yazının gastronomik bölümünü kısa tutacağım. Geriye zaten bir tek meşhur şnitzel kaldı, onu da gözünüzün kestiği bir yerde deneyin, yıllardır yaptıkları için iyi bir ayar tutturmuşlar, başarıyla pişiriyorlar. Lokantalara cüzdanı kaptırmak istemiyorsanız, müjde : fırın mamüllerinde çok başarılı oldukları için, her köşede makul fiyata güzel sandviçler bulabilir, bütçe açığınızı dengeleyebilirsiniz. (Dönerci ararsanız, İstanbul’dakinden fazla)

    viyana_24

    Konu dağıldı, Graben’in köşesinde kalmıştık. Köşede sandviçinizi yiyerek karnınızı doyurun ve sola, Kohlmarkt sokağına sapın. Sarayın kapısına kadar giden bu sevimli alışveriş caddesindeki klasik butiklerin, pastanelerin vitrinleri gözünüzü okşayacaktır. Saraya vardığınızda avlularına dalın, hiç bir masraftan kaçınılmamış binalarını seyreyleyin, daha fazla Sisi görmek istiyorsanız içine girin.

    Bu kadar hanedan yetti ise, sokaklara geri dönün, kaybolma endişesi yaşamadan daracık yollara sapın, pasajlardan geçin, antikacıları gezin... Yürürken ara sıra kulağınıza taş sokaklar üzerinde yol alan faytonlardan nal şıkırtıları gelecektir. Atların ritmik adımlarının bina duvarlarında yaptığı eko, kulaklarınızda hoş bir sada bırakıyor. Eskiden şehir içi ulaşımın önemli bir parçası olan bu at arabaları artık sadece turist gezdiriyor. Taş sokaklarda atların nallarının şakırtısını artık giderek kadın ayakkabısı topuklarının tıkırtısı alıyor... Şehrin dar sokaklarının öyle bir akustiği var ki, bazen bu iki sesi birbirinden ayırt edemiyorsunuz. (öhöm, pot kırmadık inşallah)

    viyana_25
    viyana_26 viyana_27

    Ara sokaklarda kaybolmuşken umarım Anker Saatine denk gelirsiniz. Anker Sigortacılık Şirketinin iki binası arasına bir köprü gibi kurulan bu orijinal saati görmeden geçmeyin. Saatin ana fikri, Viyana tarihinde yer etmiş oniki önemli şahsiyetin her bir saat boyunca dakika kadranı üzerinde ilerleyerek saati göstermesi şeklinde (bakınız, şekil)

    viyana_28

    Joseph Haydn, Maria Theresa gibi önemli şahsiyetlerin zamanı gösterdiği saatin kahramanlarından birisi de Prens Eugen. Marifeti ise, şehri Osmanlı kuşatmasından kurtarmak... Henüz 20 yaşında iken şehrin kurtarılmasında büyük rol oynayan Prens Eugen, daha sonraki yıllarda Belgrad’ı kuşatıp Osmanlılardan alarak başımıza dert olmaya devam etmiş. Sezarın hakkı Sezara, Avrupa tarihinin en başarılı komutanlarından olan Eugen, daha bir çok askeri başarıya imza atmış.

    Eugen’in bir diğer takdir edilesi özelliği ise, büyük bir sanat ve kitap aşığı olması imiş. Asker olarak kazandığı maaş, ganimet, prim, bahşiş, ikramiye ve saireler ile zamanın Avrupa ressamlarının birçok önemli eserini ve çok büyük bir kitap/el yazması koleksiyonunu toplamış.

    Osmanlılara karşı kazandığı büyük başarılardan ötürü, kendisine şehir merkezinin az dışındaki Belvedere Sarayı verilmiş. Şu anda önemli resim sergilerine ev sahipliği yapan bu muhteşem barok sarayı da görmeden, hiç olmazsa bahçelerinde gezmeden geçmeyin.

    viyana_29

    Çünkü müze ve sarayların giriş ücretleri biraz tuzlucana... Bu yüzden, müze/saray girişlerini dikkatli planlamak gerekiyor. Daha şehir merkezindeki Museum Quartier var! Dünyanın en büyük kültürel komplekslerinden birisi olan Museum Quartier, 150 milyon Öğro’ya malolmuş ve emin olun, maliyetini senden benden çıkarıyorlar. Quartier’deki tüm müzelere gireceğiniz para ile Cartier saat alabilirsiniz!

    viyana_30

    Dexter izleyicileri için müze girişi daha bir anlam kazanıyor

    Quartier’den vazgeçip Cartier saati nerede bulursunuz? Museum Quartier’in hemen dibinden yukarıya kıvrılan Mariahilfer Caddesinde. Viyana’nın alışveriş denilince akla ilk gelen bu caddesine, alışveriş sevmeseniz bile gidin. Canlı, keyifli bir cadde, tadını çıkarın. Dönüşte paralelindeki Linke Wienzille’den yürürseniz, şehrin sebze meyve pazarı Nachmarkt’tan geçebilirsiniz.

    Yüzyıllar öncesinden beri Viyana’ya güneyden getirilen yiyecek-içecek bu bölgede satılırmış. Esnaf, manav, kasap ile birlikte değirmencisi, şarapçısı derken oldukça renkli, ve asaletten kasılan şehir merkezine zıt bir hayat fışkırmış şehrin bu bölgesinde. Eğlence ve gece hayatı da gırla gidiyormuş. Ancak buradan geçen nehir, her türlü atık ve lağımın da boşaltılmasıyla bir mikrop yuvasına dönüşmüş. 19. yüzyılda suyun üzeri kapatılmış ve üzerine bugün göreceğiniz pazar tezgahları kurulmuş.

    Naschmarkt’ın olduğu Wienzille, aynı zamanda Sisi’nin sarayı Schönbrunn’e giden yol üzerinde; bu yol bir miktar prestij kazanınca, vitrini de kurtarmak için ünlü mimar Otto Wagner bu yol üzerinde birkaç tane görkemli art nouveau bina yapmış. Gitmişken şöyle bir bakın...

    viyana_31

    Şimdi diyeceksiniz ki, bilmem kaç paragraftır barok, gotik, rokoko, art nouveau bina, içimiz bayıldı, yok mu şöyle renkli, modern, şirin bir şehir köşesi? Var tabii, ben de tam oraya geliyordum. Avusturya’nın 20. yüzyılda yetiştirdiği en önemli ressam/mimar Hundertwasser’in binasını görmeden gitmeyin!

    viyana_32
    viyana_33

    Hundertwasser, klasik kalıpları tamamen reddeden, düz çizgilere ve formlara esir kalmadan çizen ve tasarlayan gayet yaratıcı bir sanatçımız (düz çizgilere “şeytan icadı” diyecek kadar). Tarzının oluşmasında Klimt ve Schiele’den etkilendiği belli oluyor. Dünyanın birçok yerine dağılmış binalarında ise, canlı renklerin kullanımı, asimetri, özellikle bina yüzlerinde fayans ve seramik parçalarını tercih edişi ile dahi Barcelona’lı Gaudi’yi de andırıyor.

    Viyana’da inşa ettiği bina, insanların tekdüzelikten kurtulma hakkı, doğaya ulaşabilmesi, canlı renkleri tercih edebilmesi, çirkin mimariye isyan edebilmesi gibi esaslar üzerine kurulu. Binada insanlar yaşadığı için içeriyi gezemiyorsunuz, ama hemen yanındaki hediyelik eşya dükkanları, sanat galerileri ve cafelerin bulunduğu “Hundertwasser Köyü”nü mutlaka gezin.

    viyana_34

    Hediyelik alışveriş yükümlülüğünüz varsa, hakkınızı bu köydeki dükkanlara saklayın. Çin işi, ıvır zıvır hediyelik yerine Viyana kültürünü yansıtan bir şeyler almak istiyorsanız içeriyi kolaçan edin. Olur da çişiniz gelirse, köyde bulunan “modern sanatlar tuvaleti”ne yapabilirsiniz.

    viyana_35

    "Büyük" sanat 2 Euro, "küçük" sanat 1 Euro

    Dediğim gibi, Viyana’da modern sanatlar müzelerini gezmek oldukça tuzlu, ama her keseye uygun bir modern sanatlar tuvaletinde def-i hacet eylemeniz bütçenizi sarsmayacaktır.